22 Aralık 2011 Perşembe

abla ne demek?

canım ablamın oğluşu poyrazın iki gün önce birinci yaş günüydü.
poyraz'ı ne kadar sevdiğimi bilmeyen kalmadı. çocukları sevmem ama poyraz benim için çok özel.
özellikle annesinden ötürü.

ablamla üç sene önce tanıştık ekşi sözlükten. yazdığım yazılar hakkında yorumlarla yavaş yavaş ilerliyordu arkadaşlığımız. birden psikologum oluverdi. psikologtan da ziyade akıl hocam.

yaşadığım kötü günlerde hiç yüzünü görmeyerek destek aldım ondan.
11 aralık 2011 tarihinde ilk defa sesini duydum. telefonun diğer ucunda geberircesine ağlarken beni yatıştırıyordu.
o kadar benzer yönümüz ve benzer acılarımız var ki..

benzer acılarımız götümüze asla takmayacağımız şeyler aslında.
aşk meşk, gerizekalı erkeklerin bizlere çektirdikleri..
lakin gönül ferman dinlemiyor. hepiniz biliyorsunuz.
o da biliyordu.
ve bu kadının bana söylediği -bu konudaki- her şey çıkıyor.

benzer yönlerimiz, sevdiğimiz insan için tek olmak istiyoruz.
bunun mümkün olmadığını bile bile hem de.
kıskançlık damarlarımızda akan bir kan adeta.
sevmek bizim için bu işte. bizi çok sevene her şeyimiz feda.
sevmeyenin de burnundan getirebiliyoruz hayatı.

poyraz'a da, sana da ve tüm sevdiklerine allah uzun ve mutlu ömürler versin ablacım benim..
seni çok seviyorum.

21 Aralık 2011 Çarşamba

gerekli şeyler 1

kalıplaşmış ve klişe yazılardan gına geldiği için yazamıyorum sanırım.

bir ara konser, tiyatro, sinema falan baya dolaşıyordum. şimdi haftasonlarım bir apartman dairesinde yemek yapmak, kediyle oynamak ve fi tarihinden kalmış veyahut kalmamış filmleri izlemekle geçiyor. kesinlikle rahatsız değilim.

iyi bir film eleştirmeni de değilim oturayım size yazayım bu film böyle, şurası şöyle diye. kendimce sebeplere bağlar ve "izleyin" den öteye de geçemez söyleyeceklerim.
yaptığım yemekler ise her annenin yaptığı, farklı olmayan yemekler.
tek diyeceğim şu ki, düdüklü tencerede asla biber dolması yapmayın. yap diyene uymayın.

gelelim kediye.
ömrüm boyunca "kediiiiii" diye yeri göğü birbirine katmış bir kadın olarak diyebilirim ki :
bu iş zor yonca :/
kumuydu, mamasıydı, aşısıydı, pire damlasıydı falan derken çocuk bakmaktan daha zor geliyor kedi bakmak. haftada iki gün gördüğüm kedi için bu kadar zor şeyler söylüyorsam, kendi kedimin olması düşüncesi artık beni ne kadar korkutuyor bir de bunu düşünün.
yani bir sen bir ben bir de kedi diyemeyeceğim bu durumda :/

renkli dünya
size izlediğim filmleri sunmaktan da ayrıca gurur duyarım :
-pathology : eh işte. biraz gençlik filmi, biraz gerilim falan. çok sarmadı beni.
-insidious : evet, evet, aradığım korku filmi buydu!!! oturun izleyin ve korkun ^^
-descent 1 - 2 : klostrofobik iseniz hayır, izlemeyin.
-kara kentin çocukları : 1999 yapımı köşede kalmış bir türk filmi. bunu da katın listeye.

son günlerde sürekli korku ve gerilim filmi izliyorum. romantik komedi tarzı filmler artık sarmıyor. gerçi hiçbir zaman sevmedim böyle filmleri. zaten romantik komedi tadında bir hayatım var.
koca bulmuş bridget jones gibi oradan oraya koşturuyorum ^^

bu filmlerin yorumlarını isterseniz de sizi şöyle alayım : http://bill-carson.blogspot.com/

şöyle bir şeyler var 
holywitch.tumblr.com
bu adresi beğendim sözler, fotoğraflar için aldım. tumblr demek fotoğraf demek benim için.
blogger ise gördüğünüz gibi uzun uzun yazmaya yarayan bir internet aracı.

16 Aralık 2011 Cuma

ince çizgi

sofu biri değilim.

sofu olduğum zamanlar olmadığı değil. ama o zamanlarda bile çok çok sofu değildim.
belli kurallarım vardı. "emrediliyor" diye değil, bana doğru geldiği için yapıyordum.
gerçi hala bir çoğunu yaparım. hala daha doğru geliyor çünkü. yaşadığım yere, ülkeye göre en doğrusu bu.
belki bu ülkede değil de ne bileyim daha fazla özgür, rahat bir ülkede yaşasaydım yine aynısını yapardım.

çok mini giyemem, dekolte sevmem, çok içemem (ironi değil len, hangover olduğum zamanlar olmuyor değil ^^) vs.

bunların daha fazlası öğretildi bana. gerek ailemde, gerek okulda, gerekse çevremde.
ama ben, içlerinden seçip aldıklarımı yapmaya devam ediyorum. çünkü böyle mutluyum.

hani diyoruz ya "moda insanın kendisine yakışanı giymesidir" diye.
bence bu da böyle bir şey.

derine dalmadan şunu anlatmak isterim.
aile baskısıyla kafasını kapatıp, poposuna daracık kotu geçirip sokağa çıkan bir kadın değilsem kendimle gurur duyarım.

aile baskısıyla kafasını kapatıp, beş vakit namaz kılması gerekirken sadece kafasında türban, tırnaklarında bordo ojeleriyle dışarıya çıkmıyorsam kendimle yine gurur duyarım.

bu şekilde dolaşan kadınlardan tek farkım benim onlardan daha mutlu olmamdır. ailem bana bu özgürlüğü verdi çünkü. her şeyi öğretti. özgür olmayı da.
günah boyutunu artık hiç bir şekilde kimseyle tartışmak istemiyorum.
bana öğretildi mi?
öğretildi.
olay bitmiştir.

gerçekten hanım hanımcık türbanını takıp, dininin emrettiği şekilde dolaşan kadınlara ise asla lafım yok.
asla ve kat'a. bu bir tercih meselesi.
önemli olansa seçtiğin yol hangisi olursa olsun abartmadan yürümek.

allah kimseye abartma gücünü çok vermesin.
inanın çok kötü görüntü kirliliği oluyor.

17 Kasım 2011 Perşembe

ne istediğimi biliyorum!!

depresif günlerimden birindeyim ^^
yine de mutluyum. bunda O'nun feci halde etkisi var.
27 senedir düşlediğim şeyleri yaşıyoruz.

neyse konu O değil.
konu depresifliğim.

havalar sağolsun, böyle nemli, puslu, soğuk havalarda entel kadın rolüne bürünüp, kitap okumak, diğer taraftan çay yudumlamak istiyorum. hiç bir zaman bunu yapamadım. bir gün yaparım elbet.
tabi bunu yaparken evimizin dekorasyonu da çok önemli.
bizim ki gibi retro bir ev değil, yerde üç beş minder, bir sallanan sandalye, duvarda nü tablolar olması gerekli.

fincan veyahut kupalar da yine son derece egzantirik olmalı. giyilecek hırkanın kolları uzun olmalı. hırkanın kollarıyla çay dolu fincan tutulmalı.

oturulan koltuğun yanında eski püskü albümler, fotoğraflar olmalı.
kitaplık upuzun olmalı. kapkalın kitaplar varolmalı içinde.

tüm bu şartlar uygun olduğu takdirde depresif olabilirsiniz ^^
benim böyle imkanlarım yok. neredeyse tütülü elbise giyinip 1950lerden fırlayacağım bizim evde.
gerçi onun da tadı tuzu bir başka ya :))

nasıl koca bulunur? <3
ben buldum diye herkesin bulması gerekli bittabi.
bir kere kendini bir rahatlat, gevşet.
sen onu değil, o seni bir bulsun.
sen, özgür mode on dolaş her zaman. bak o zaman nasıl ışığı gören sinekler gibi evlenilecek adamlar doluşuyor çevrene.
eğer gelmezlerse bu süre zarfında bol bol çiklit oku.
kursa falan git demem, zira ben gittim de n'oldu?
onlar zengin oldu.

velhasıl kelam benim naçiz önerilerim bunlar.
çok da bir şey bekleme erkek taifesinden, sana tek bir işte yararları oluyor. gerisi detaylara gark oluyor olayın.

hem öyle büyük bir aşk hayallerini de kurma.
büyük bir aşkı kim kaybetmiş ki sen bulasın?
^^

galiba benim bulmam da artık tanrıya "yeterrrrrrrrrrrrrrr" diye isyan etmemden kaynaklı.


kitap okuyorsan varsın
kitap okuma alışkanlığımı bir aralar bırakmıştım.
çok dertliydim. hala daha sık sık kitap alıyordum.
aldıklarımı okuyabilmiş değilim. fakat halalarım sağolsun, okudukları kitapları bana vermeye başladılar. hadi benim çingeneliğim de diyebiliriz buna :)
kendi çizgimden biraz dışarıda yazarları okuyorum. ama zevk alıyorum açıkçası.
büyüklerden birinin dediği gibi : tatmin oldum ^^

14 Kasım 2011 Pazartesi

erkek hikayeleri 2

Çocukları sevenleri anlayamıyorum.


Hele hele yaramaz olanları dövesim bile geliyor çoğu zaman.

Ama büyüğe el kalkmayacağı gibi çocuğa da el kalkmaz benim için.

O dövme isteği sadece istek olarak kalıyor içimde bir yerlerde.


Ülkemizde kızlarımız çok dayak yerler mesela. İster çocuk olsunlar isterlerse genç kız.
“neden o çocuğa baktın?! Küt!!”
“neden mini giydin??! Şrakkk!!”


Bunun yanı sıra erkekler de yemezler mi dayak? Yerler tabi.

Babaları, ödevlerini yapmadıkları zaman veyahut ilk sigara içişlerini gördükleri zaman kulaklarına asılırlar. ama kızlara asılsın, ilk defa milli olsun göğsüne gere gere dolaşır o baba..
ama gerçekten bir "babaysa"..

bazı çocuklar tanırım. babalarının ölmeleri için dua üstüne dua eden..
bazı çocuklar tanırım. babaları öldüğü için derinden üzülen.
bazı çocuklar bilirim, iki baba arasında sıkışıp kalan.

baba kimi zaman annenin rolünden daha büyük bir rol kaplıyor hayatımızda.
bir çocuğun babasıyla arası iyi olmazsa, o çocukta hakikaten birşeyler eksik oluyor tüm yaşamı boyunca.
gördüğün insanla bir olmuyor bazı bazı ruhu.
yine adam gibi adam bir arkadaşımdan rica ettim ve bizim için yazdı duygularını.

belki bu yazıdan sonra tanıdığınızı sandığınız erkeğin aslında hiç tanımadığınızı anlayacaksınız.
belki ama..

“uzun yazacağımı bildiğim için baştan uyarayım, sonra sıkılabilirsiniz.


dünya üzerine gelmiş bir bireyin afilli bir çocukluk geçirmesi için afilli bir aurası olması şartı aranır. hayatında hiç bişeyi takmayarak yaşayan bir çocuktan bahsetmek gerekirse kendimi örnek vererek başlarım cümleye.

 
çocuk olduğumu büyüdüğümde anladım ben. öyle büyüdüm ki çocukken, "büyüyünce hep bu olacağım" kalıbından zorla çıkardılar beni. bu bir acındırma cümlesi değil, gerçek. çoğu gece uyuyamamın nedeni kesinlikle bu resmimi duvardan almış olmalarıdır. çünkü mutlu olduğumu hatırlıyorum çok uzak bir resimde. ve o resim çok derinde sanki. böyle tepede güneş var, ellerim ceplerimde. sokaktayım. sanıyorum gebze taraflarında bi yerdeyim. önümde kocaman bir arazi var. mutluyum. tavşanım vardı evde. güzel hayvandı. "dı" çünkü annem onu da alıp hayatın gerçeği ile tanıştırdı. komşunun kesmesi gerekiyormuş, onların eti yenince dengeler yerine geliyormuş. bense üst kattaki komşuyla onları güneşe tutardık bize uğur getirsin diye. getirmedi sanırım.



her hikâyemde bir acındırma bir "bakın, ben neydim ne olamadım" var. arkadaşlarım güzel işler çıkardığımı işimde çok başarılı olduğumu düşünüyorlar, bense sadece bir noktadan ibaret olduğumu vurguluyorum hep.



ne kadar irdelersem irdeleyeyim hep bir anneye ve ayrılıp giden, dönmeyen, dönemeyen babaya sataşma var. bütün iyilikleri de sıralasam hep bi kötü yanı var yaşadıklarımın. çalışan bir anneden baba olmasını beklemeyi bırakın orta yeterlilikte bir anne olmasını beklemek bile çok zorken, ben, bildiğim tüm güzellikleri sağdaki soldaki çiçeklerden alarak büyüyen bir arı gibi hissettim kendimi. herşeyini ailesinden öğrenen bir çocuk olmadım, vaktim yoktu. eğitilmem öğretilmem gerekiyordu çünkü. akşam olunca ödevler ve azar işitilecek dayağına maruz bırakılacak bir üvey babam vardı. eli de ağardı. kulak çekip laf söylemez şoryuken çekerek stres atardı ve hep daha sineye çekilmiş yerlerde dayak yedim. en unutamadığım ise asansörde babamın bana resmen tekme tokat daldığı ve dayağın acısından değil asansörden korktuğum için yediğim dayağa ağladığımı bildiğim bir anımdır. asansörle yukarı çıkacakken yakalamıştı beni yukarı kadar dövüp sonra aşağı bastıktan sonra cebime 5milyon koyarak kendi zemin kata inmiş ben ise göz yaşımı silip tekrar yukarı çıkmıştım. onun kum torbası olmam için ses çıkarmamamın bedeli 5 milyon idi. hala asansörde birileriyle tedirgin oluşum hep bu yüzdendir.aslında üvey babam iyi biriydi. çünkü onun da babası çok kötüymüş, çok eziyet etmiş ona. sonra böyle olmuş. anlatılınca anladım bazı şeyleri ve beddua edemedim hiç. bundan 4 sene önce ayrıldılar annemle. sonra bi ramazan günü ben Antalya iken gizli kalp krizinden vefat ettiğini duydum. anlatamadığım çok şey var ama hiç cinsel taciz görmedim misal. çünkü hep babam gibiydi, atam gibiydi. zalimdi bazı zamanlar, çok fena zalimdi sadece.



annem? annem makine olmuştu bizim sayemizde. ondan annelik beklenmeyeceğini bir daha hiç evlenmeyip kendini bize ve anneanneme adadığında anladım. herşeyde o vardı. kanatlarından ayırmadı. aslında iyi gibi duruyordu bu. ama değildi. gaddar olamadım çünkü. bencil olabiliyordum ama gaddar olamıyordum. babam yoktu, olmayacaktı da.

 
büyümek zor oldu. "suyunu yemini ver büyüsün" gibi büyümüyordu insanoğlu. o sadece bedenin gelişmesiydi. blu çağda hayatımı zindana çeviren hormonların çağı idi. bi taraftan bilmediğim bi cinsel açlık, bi taraftan yaşadığım platonik aşklar, bi taraftan üvey baba zorbalığı, bi taraftan üvey abilerin kendini patron yerine koyması, bi taraftan o bu şu... geçti Allahtan. neyse "büyümek" diyordum, zor oldu. benim kalbim sürekli kırıktı bi kere ve bunu her boku eğlenceye alarak geçiştirirdim. geçmezdi de geçsin isterdim. aşık olurdum bol bol. unutmadıklarım da vardı misal ama şu anda çoğu unutuldu unutulacak işte :)sürekli, sağda solda kadınların ezildiği ve yıpratıldığı ile ilgili haberleri görerek büyüdüm. ben misal, aşık olduğum tüm kadınlara istedikleri tüm şevkati verebilirdim, fazlasıda olurdu isteselerdi. nerede bi "testosteronu dibine kadar doygun, hayatı umursamaz ve kadınları bir hiç bir gören" pis ve adi adamlar var, kadınlar mıknatıs gibi gidip onlara yapışıyorlardı. sonra da "yıpratıldım, dayak yedim, erkekler zalimsiniz, krosunuz, o, bu"... bir ara çoğunun en iyi arkadaşıydım. bir klişe gibi şişman ve çirkin adam tüm güzel kızların en yakın dostudur görüşü de değildi ha bu, çünkü bazıları harbiden salaktı. hatta su katılsa da salaktılar. göründükleri gibi olamıyorlar, oldukları gibi görünemiyorlardı. böyle olanlar da beni bulmayıp zaten en kısa zamanda evleniyorlardı. aşk değildi orada anlattıkları. bildiğin "salaklığın kitabı"ndan alıntılar yapıyorlardı ve her seferinde kocaman bir hüzün yaşıyorlardı. yine de başka bişeydi aradıkları. ilgilerini çeken şey hiç bir zaman sevgi olmadı. kimseye analık yapamam diyen bu insanlar, evlatları olduğunda en kral anne gibi davranmaktaydılar. gönlümü güzel gözleri ve şiir gibi sesleri, evreni kendinedn kıskandıran güzel vücutları çaldı o zamanlarda. şimdilerdeyse adlarını dahi hatırlamıyorum, yazık.


hiç bir kadında kendimi bulamayacağımı düşündüm ben. aşık olduklarım da dahil hiç birinde aradığımı bulamıyordum. benim de aradığım başka bişey olmuştu çünkü. şimdiyse hatrımda kalan sadece 2 kişi var. biri duygulu, hisli, anlayışlı, eğlenmeyi ve gülmeyi seven elif, öteki de sert, dediğim dedik, gaddar, tuttuğunu koparan, kendinden emin ne istediğini bilen ama bilmiyor gibi gözüken serap... ikisine de bildiğin deliler gibi aşk duyuyordum. elifi hep daha çok sevdim ama. onunla ruhumdan çok şey paylaştığım için sanırım başka geliyordu bana ama ayran gönüllüydü, daha çok körpeydi başkaydı gözlerindeki.. serap, bana annemi hatırlatıyordu hep. ben bişeyleri unutsam da onun unutmayacağını bildiğim bir kadındı serap. sarılsam beni hem annem gibi sever hem de kadınım olabilirdi. onunla hem acımdan konuşabilirdim hem de geçmişe dair büyük anılarım olabilirdi. serapla konuşacak hep bişeylerim vardı. güldürürdüm onu, gülmek hoşuna giderdi ve o da severdi içten içe mısra mısra. ikisiyle de olmadı evet. iki kadın da hayatımda büyük çukurlar, hendekler açarak gittiler. gitmek zorundaydılar. önce ben gitmek istedim zaten. aşıktım, ya benim parçama sahip olmalıydılar ya da onları hiç hatırlamamalıydım. onlar ise "gitmeyi ve dönmemeyi" tercih ettiler. dönmemeliler de. ikisine de dünyanın en büyük nefretiyle karışık aşkını besledim. beynim? unutmak çabalarında debelendi durdu ve ırzına geçilmiş bakire bir kadın gibi ne yapacağını bilemez halde öylece ortada kaldı. bir kaç kadim dostum özellikle de bayanlardan bir tanesi bana herşeyin iyi olacağını anlattı gittiğim uzak bir yerde. inandım o anda ona. ama sonra olmadı.



hayatıma girip benim gibi paramparça olmuş bir adama aşık iki kadın daha vardı. isimlerini vermek istemiyorum sadece. özellikle bir tanesinin aşkı o kadar büyüktü ki, korktum sanırım ondan. hala çok aşığım der her iki kelimeden birinde... yapamadım biçareydim onunlayken, anlatamadım. öteki? öteki zaten akıllılık etti ve gitti. ben ötekinden biraz hoşlanmıştım da çünkü. bu sistemde de "bu" var hep; birinden hoşlandığın anda ve kişi "ben" isem o kişinin gitmesi için bileti alınmış demektir. ben kendimi hep buna adapte ederek ve böyle yaşamaya zorlayarak hayatımı idame ettiriyorum. ve ben sevdiğim ve seviştiğim tüm kadınları "gerçekten" onları sevdiğim için seviyordum. onlardan tek beklentim ruhuma bir ışık tutabilmeleriydi. lanetlenmiş bir ruh olduğumu sonradan çok sonradan anladım ve kendimi çektim. şimdi ailesiyle yaşayan çevresindeki herkesin onu sevdiği ama asla aşk duyamayacağı, koynuna alanların da sarılmadan sevgi ve şevkat duymadan uyuyabileceği bir adamım ben. tek arzum bir daha bir kadının çıkıp bana acıdan ve aşktan bahsetmemesi. başka bir beyanatım şimdilik yoktur.sevgiler. “

11 Kasım 2011 Cuma

erkek hikayeleri

bugüne kadar hep erkekleri yeren yazılar yazdım.
hep onlar kötüydü, biz iyiydik.
hep terkedildik, hep uçkur davasının peşinde koştu onlar da.
yatakta iyiysen kalıcı olurdun, değilsen ve hatta vermeyeceksen "üzgünüm :(" lerle gönderilirdin hayatından.

hep erkekler piç adam, hatta ıssız adam..
kadınlar ise mağdure, adları yok idi..

ama bunlardan hala var. hala daha var.
piçlerin ömürleri uzun. en sonunda artık pes ettikleri noktada buldukları kadınlarla evlenip, inzivaya çekiliyorlar arada aşk olmaksızın.

ama ben bu piçlerden ziyade adam gibi adamlar tanıdım.
hem sevgilim, hem en yakın arkadaşım oldu bu adamlar.
ve hiç birinde bir hinlik, bir pislik sezmedim.

bugün sizinle bu arkadaşlarımdan birinin yazısını paylaşmak istiyorum.

"Sonlar, mutlu da olsa, hüzünlüdür. Son için harcanan zaman, emek bir bağlılık yaratır sürece dair ve sonra aradaki bağın tükendiği zaman gelince terk edilmişliğe düşer kişi, her ne kadar sonu kendi getirsede.


Adamın elinde tuttuğu kitap sona yaklaşırken, her bitirdiği kitapta olduğu gibi bir hüzün kaplamaya başlamıştı içini. Kitapla kurduğu bağa saygıdan olsa gerek, sonralara doğru daha bir dikkatle, ilgiyle okuyordu kitabı.



Cep telefonunun çalışı, adamı, o farklı dünyadan çektip çıkardı. Telefon uzun uzun çalsaydı, hiç istifini bozmadan kitap okumaya devam ederdi adam ama telefon iki kere çalmıştı. Şartlanmışçasına, kitabı elinden derhal bıraktı ve iki senedir sürekli yaptığı gibi onu her zamanki gibi iki kez çaldıran kişiyi aradı.



Nasılsın bile demeden başlayan, şikayetlerin, kaygıların, ve beklentilerin dile getirildiği tek kişilik bir monolog...Sevgilim dediği kadın konuştukça, adam bir hiçlik dünyasına gömülmeye başladı. Genelde hiç birşey düşünmediği, tamamen zamanın içerisinde akıp gittiği bu sürede bilinç altının yüzeye ittiği tek şey, bundan ne kadar sıkıldığıydı. Başlarda konuşmaya dahil olmayı denemişti adam, fakat farkına varmıştı ki kadın onun söyledikleriyle ilgilenmiyordu. Kaygılara yapmacık üzülme, beklentileri geçiştirme, şikayetleri ise umursamamadan başka hiç birşey yoktu adam konuştuğunda. Oysa adamın kadını gerçekten dinlediği dönemler olmuştu.
 Bir an için telefonun karşısındaki kişiye “Bitti” dediğini hayal etti ve sonrasında karanlık geldi. Olasılıklar o kadar kısıtlıydı ki, adam için, o kadın olmadan hayatında. Hali hazırda, herşeyin merkezindeydi kadın. Hali hazırda adamın eskiden sahip olduğu tüm kaleler yıkılmış, tüm sevenleri uzaklaşmıştı. Telefon konuşmasının sonunda, dışarı çıkmaya karar verdi kadın. Adam, sonuna yaklaşmış kitabı yatağının üstünde bırakıp kadının dileğine uydu...."
 
böyle terk edilen erkekler de var.
"oh iyi olmuş" diyenleriniz var sanki. halbuki siz bilmiyorsunuz, bu erkeklerin canı nasıl yanıyor?
bilemezsiniz ki.
onların taraftan bakmadınız hiç. bakmanıza izin verilmedi belki de.
belki de bir görseniz, piçleri bırakıp efendilere izin vereceksiniz hayatınıza girmesi için.
ama vermezsiniz ki.
hepinizin tek amacı acı çekip, mazoşist olmak çünkü.
acıyı seviyorsunuz kızlar. bir zamanlar hepimizin sevdiği gibi.
 
bu adamın hayalleri vardı. temizdiler.
bu adamın berrak kafasında, tertemiz hayalleri vardı.
neden onları çamurlu suya atmış olabilir karşısındaki?
neydi eksik gelen?
kavga mı? para mı? seks mi?
 
belki daha çok ilgi. belki daha fazla sevgi.
 
sorun neydi? açıklaması nasıldı?
neye dayanarak "bitti" diyebildi?
 
sevgisi mi bitti? nasıl bitti?
hani, biz terk edildiğimizde hep sorarız ya nedenleri, bu adam sordu mu acaba?
sormadı. çünkü gidene yol vermeyi biliyordu.
belki bu onun için bir başlangıçtı. gerçek aşka giden yolun işte tam başındaydı.
 
bundan sonra, hayatına giren kadınları artık neye göre seçmesini bilecekti.
hayat ona hala çürük meyve veriyor. ama o yine de çürüğünü çarığını görmemeye çalışıyor.
karşısındakine insan gibi, kadın gibi davranıyor.
ama onlar anlamıyor...
 
belki de hiç anlamayacaklar..

20 Ekim 2011 Perşembe

emareleri emayeyle kaplayalım

Galiba depresyondayım.

Ne istediğimi bilmiyorum.

Ne yapacağımı bilmiyorum.

Bazen bir lomom olsa diyorum, çıksam dağa bayıra, iki börtü böcek çeksem rahatlasam..

Bazense Tegev’de gönüllü eğitmenlik yapsam diyorum. insanlığa birazcık yardımım dokunsa..

Bazen de bu ülkeden kaçıp gitmek istiyorum. Gerçi onu her dem istedim. Şehit kanlarıyla örtülü bir yerde yaşamak bana dokunuyor.

Yan flütüm duruyor evde, dolabımda. Kurs ayarlayacaktım. Olmadı. Sevgili girdi araya.

Bir çok arkadaşımdan kopuşumdur sevgilim. Bazıları için üzülürken, bazıları için sevindiğimi hissediyorum.

üzülüyorsan niçin kopuyorsun?

Artık kendimle ve onunla kalmak istiyorum. Allah’a da çoğu zaman soruyorum, bu zamana kadar nasıl onu benden sakladın diye.

Bu gerçek aşk, aşkı da geç, gerçek sevgi.
Aşk, her zaman geçicidir. Arada sevgi ve saygı olduğu sürece o ilişki kalıcıdır.

Örgü örmeye başlayacağım sanırım. Depresyondaki kadınlar genelde örgü örüyorlar ya. Hazır kış da gelmiş, sevgilime atkı örmenin tam sırası.

Thunderbolt ile geçen gün görüştük. Son derece iyi olduğumu söyledi.

O zaman, bu depresyon tamamiyle benim şımarıklığımdan kaynaklı.
Hem şımarık hem maymun iştahlı olmak çok zor be azizim!



19 Ekim 2011 Çarşamba

kıl mıyım neyim?

politikayla çok işim olmaz. çok şey bilmediğim için çok konuşmayı yeğlemem. susmayı tercih ederim.
ama bu süreçte, kim, nereye kadar susacak bilemiyorum.

"yapamıyorsan, beceremiyorsan bırak! işinin ehli olanı yapsın!" diyesim gelmiyor değil. geliyor.
yazıktır, anaların canı yandı, çocuklar babasız kaldı.

ve siz hala daha "intikam" diyorsunuz.

ayıptır.
yapmayın. "sizin başınıza gelirse.. " bile diyemiyorum. gelmeyecektir.

bu ülkede "biz" olduğumuz sürece.. %90 koyunuz..
allah, cümlemize sabır versin..

çamaşırları yıka
çamaşır deterjanı reklamları kadınları ezik gösteren reklamlardır bana göre. seksapalitesi olmayan, ev işinden çıldırmış, tüm gün çocuklarının arkasını toplayan kadınların yansıtıldığı reklamlardır. inceden inceye "subliminal mesaj" veriliyor yani.
"kadın eziktir, ezik kalacaktır" diyor bir nevi.


mutlu ev kadını mualla
bence, aklı başında olan kadınlar bunu protesto edip, çamaşır yıkamasınlar. bazen, pislik bir insana dönüşebiliyorum, farkındayım. ama kadınsak, evin hizmetçisi değiliz değil mi?

genelde ev işiyle, evle ilgili olan reklamlar kadınları ezik gösterir. "bakın kadınların yapamadığını bizim zımbırtı nasıl da yapıyor" diye.
bu çok aşağılayıcı. sevimsiz ve uygunsuz.
ve ben artık bu reklamlarda erkekleri de oynatmalarını istiyorum.
pek ciddiyim, gayet ciddiyim.
oynatsınlar. ne yani, erkekler ev işi yapmıyorlar mı?
bir kerede onlar kurumuş yağları, kirleri çıkartsınlar. ellerine mi yapışır?
hiç de yapışmaz.

kontrol var!
kadınların kontrolleri hiç bitmez. şükür, ben kendi kendimi kontrol edebiliyorum :P
kontrol deyince aklınıza neler geldi kimbilir. doğum kontrolü, arkama baksana kontrolü falan..
en önemlilerini saydım size. çok şükür "arkama baksana"larım yok.
menopoza girmedim hayır, bazen öyle şeyler yapabiliyor ki vücudumuz.
mesela o "arkama baksana" diyeceğiniz yerde "ene önüm" diyebiliyorsunuz.
arkalar iyi ama önler olmamış :P

bir öneri bir reklam
burberry brit! imkanınız varsa alın.
ben böyle bir koku koklamamıştım ki hiç :/

sipesifik diye bir yer varmış
hemen aldım tabi adresimi. holywitch mahlasını kimseye bırakmam ^^

http://www.sipesifik.com/holywitch

takip edin beni ^^

18 Ekim 2011 Salı

naciye ve serap sorunsalı

ara sıra aaah belinda'yı izleyip duruyorum.

küçüklüğümden bu yana, teyzem ile birlikte en sevdiğim filmlerdendir.

farklı havası ve klişe olmayan konusu ile bıkmadan usanmadan izleyebilirim.

yaş kemale erdikçe filmin ne anlatmaya çalıştığını da bittabi fark ettim.

kapana kısılmış türk kadını ile özgür olmaya çalışan türk kadını arasındaki farkı bize anlatmaya çalışıyor.

şimdi, kapana kısılmış türk kadını dedim diye, bir çok türk kadını çemkirecek bana. hiç bile çemkirmeyin.
bir çoğunuz çalışıyor olabilirsiniz velakin özgürlüğünüz elinizde değil. çalışıp, evde temizlik yaptıktan sonra, yemeğiydi bulaşığıydı, çoluğuydu çocuğuydu derken, nereniz özgür?
bu tabi size annelerinizden ve onların da annelerinden miras kalan özgürlük değil mi?
evet. ne yazık ki böyle.

benim annem bile böyle. böyle olması gerekli. hatta benim de böyle olmam gerekli. hatta şimdiden bile böyle olmam gerekli.

hafta sonları bir yere gitmeyip, sevgiliyle buluşmayıp, alışveriş yapmadan sadece temizlik yaparak yaşamam öneriliyor.

türk kadınlarına kim bu zihniyeti aşıladı bilemiyorum ama bir bulursam kafasına güdümlü anne terliğini fırlatmak farzdır artık.

gelelim diğer tarafa. tek başına yaşayan, sevgilisiyle mutlu mesut görüşüp sevişen, erkek ortamında söz hakkı olan, ekmeğini taştan çıkaran, cesur, sporunu yapıp diyetine devam eden serap.

bizim son nesilin yapmaya çalıştığı da bu işte. bizden bir kaç kuşak öncekilerin asla ama asla kabul etmek istemediği hayat.

bunun ayıbı ve günahı çok. evinde sporunu yapabilirsin mesela. boşa para.
sevgilini öpme çok günah.
büyüklerin yanında konuşma, ayıp. hele hele erkek muhabbetine hiç karışma.

bunları yıkmak için büyük çaba sarfediyorum. arkadaşlarıma da sarfettirmeye çalışıyorum mamafih yapamıyorum.

türk kızı prototipli çok arkadaşım var. ve ne yazık ki bu çoktan ruhlarına işlemiş bile.

laflarımı yanlış anlayan çok olacaktır. "saygısızlık yapmak ne zamandır modernlik oldu?" diye şeyler duyacağıma da çok çok çok eminim. en önce bunu duyacağım kimseler yine en yakın çevremdeki kadınlar olacaktır.

alışmış kudurmuştan beterdir. kimseye pabuç bırakacak halde değilim allama bin şükür :P

6 Ekim 2011 Perşembe

helo evribadi

beni özlediğinizi, arkamdan ağladığınızı biliyorum.

makyaj bloglarını okumakla geçiyordu günlerim. bu kızların yaratıcılıklarına yeminle hayranım. harika makyajlar yapıyorlar ve ben bayılıyorum okumaya. hatta, onlardan feyz alarak makyaj yapma konusunda baya baya ilerlediğim bile söylenebilir. abartmadan allık, taşırmadan eyeliner sürebiliyorum hamd olsun.

tek kötü yanı, sephora ve sevil parfümeri'yi zengin edişim oluyor. hani her insanın bir hobisi var ya, benim hobim sanıyorum ki makyaj malzemesi almak oldu. çoğunu kullanmıyorum bile. alınca tatmin oluyorum resmen. ama tabi kitap alma alışkanlığımdan hala daha vazgeçmiş değilim. maaşımın yarısı bunlara gidiveriyor böyle de :/

sorun sende değil bende
kilo almamak için yemiyorum canlar. 58 kg'ı gördükten sonra kızartma ve bilimum pilav, makarnaya "sorun sende değil bende" diyerek yol verdim. en son patatesi, geçtiğimiz cumartesi yememdeki sebep ise açlıktan ölüyor oluşumdu. Allah'ın nevizadesinde bir tane boş restaurant olmaz mı ya? girdiğimiz her yerden affedersin küfrederek çıktık. en son bulduğumuz "nevizade" adlı restauranttan bozma meyhanede daldım patates kızartmasına. sonrasında enfes bir lüfer yedim. o gün içtiğim içkinin haddi hesabı yok bünyeme göre. :/ bu yüzden nötrleyemedim hiç.

her akşam tavuklu ya da ton balıklı yeşil salatam ve beyaz lahana suyumla pek bir mes'udum.
tatlı yerine, gün kurusu olan kahverengi kayısılardan yiyorum.

bu arada müzmin bir kabız olarak, doktorum bildiğiniz harika kahveyi yasakladı. Allah'tan nescafe üreticileri vita lift'i yaratmışlar.

vita lift, bir sene öncesinde denediğim bir kahveydi. ve ne yalan söylüyeyim hiç mi hiç beğenmemiştim. ama şimdi zorda kalınca beğenmek zorunda da kalıyor insan. antitoksidan içeriyor ve bağırsakları çalıştırıyor. tavsiye ederim.

rip steve
allah rahmet eylesin. ne diyeyim ki? nice insanlar ölüyor, nice gençlerimiz şehit oluyor vatanları uğruna, kimse ona gösterilen ilgiyi göstermiyor. dünyanın dengesini değiştiren tek insan rahmetli steve değildi.

1 Eylül 2011 Perşembe

indirim var!!!

uzun zamandır yazamıyorum. sevdicek, bayram temizliği falan derken bayağı boşladım buraları. 

şu sıralar bir de makyaj bloglarına falan sarmış durumdayım. zevkle takip ediyorum birkaçını. hatta görüp pek beğendiğim bir takım makyaj malzemesini bile aldım ^^ ama kullanıyor muyum? nayır! 

bayram alışverişi de yaptım kendi çapımda. gerçi artık öyle eskisi gibi bayram ruhu kalmadı. dışarıda bile göremiyorum bayramlığını giyip gezen çocukları. şeker bile almaya gelmiyorlar. hoş gelseler de uyduruk şekerlerin tadına bakacaklar ya neysse.. 

alışveriş demişken aklıma geldi cano canlar. size yepisyeni bir site tanıtmak istiyorum : 



özel alışveriş sitelerinin kampanyalarını tek bir yerde takip edebilecek ve %50 indirimlerle alışveriş yapabileceksiniz. benim gibi bir alışveriş manyağını da anca böyle bir site paklardı doğrusu ^^ 

tatil fırsatları, restaurant, eğlence, aktivite, eğitim fırsatları, sağlık ve güzellik fırsatları ve daha neler neler!
mutlaka bakmanız gerekiyor ^^ 

pazartesi günü bomba gibi yazılarımla na burda olcam.. görüşürüz..

14 Ağustos 2011 Pazar

din ve devlet işleri bilakis laYikiz!

şu mübarek günlerde hiç yapmadıklarımı yapıyorum.

allah günah yazar mı bilemem. belki olması gereken budur.

27 yaşındayım. 13 yaşımdan 26 yaşıma kadar oruç tuttum. hiçbir zaman isyan etmedim.
yeri geldi namazımı kıldım, yeri geldi türbe türbe dolaştım. dualar ettim, havas ilmiyle uğraştım.

bu sene ne olduysa, bunların bana ne işe yaradığını birinin açıklamasını bekledim. çünkü çevremde dinine süper bağlı insanlar, diğer taraftan ah alıyorlar, üç kağıtçılık yapıyorlar ve yalan söylüyorlardı.

bazı şeyleri gözü kapalı yaptığım için utandım kendimden. kuran-ı kerim'in açıklamasını belli bir yere kadar okumuştum. anladım mı? anlamaya çalıştım en azından. ama bu insanların yaptıklarıyla orada yazanlar bağdaşmıyordu.

zaten, adamın birinin "namaz kıl yeter. cennet garanti" demesinden sonra "yok artık, benim inandığım allah'ın böyle saçma bir adaleti olamaz" demiştim. iyi, namaz kılayım, zina yapayım, yalan söylüyeyim, cinayet işleyeyim..

eee? sonra? imanlı bir mümin olayım.
peki.

uydurma hadis konusuna değinmeden geçemeyeceğim madem konu açıldı.
"kaş alan kadınlara lanet olsun" demişmiş hz. muhammed.
merak ediyorum o zaman cımbız var mıydı?
sanmıyorum. bir kere zaten olsa bile hz. muhammed'in böyle saçma bir hadis bırakması çok saçma bizlere. kadınları 2. plana hatta 3. plana düşürmektir bu.

şimdi kadınlardan söz açılmışken, sibel üresin'e de değinmeden geçemeyeceğim. allah akıl fikir ihsan eylesin diyorum öncelikle. çağının gerisinde kalmış bir hayat koçu kendisi. bazen allah'ın böyle insanları bilerek yarattığını düşünüyorum. bizi sınıyor. sabrımızı sınıyor.

gerçi bu kadınla karşı karşıya gelsem sabır falan kalmaz bende. direk dalarım.
kadınların şerefini, haysiyetini iki paralık eden kadınlardan! cumhuriyet ile yönetilen bir ülkede şeriat isteyenlerden.
o vakit kendisini şeriat ile yönetilen bir ülkeye gönderelim. kocası ve kumaları ile mutlu mesut geçinsin.
bizler, kadın haklarımızı korumaya çalışırken bu tür insanların bizleri geriye götürmelerine asla ve kata izin vermeyeceğiz.

beğenmeyen varsa gidebilir. biz bize yeteriz..

8 Ağustos 2011 Pazartesi

bir ıstakozun günü ve düşünceleri

"aşkım, kilometrelerce yol kat ettim, nehirleri geçip, dağları aştım. hüsrana uğradım ve ızdırap çektim. nefsime karşı koydum, ve güneşi takip ettim. böylece senin önünde duruyorum ve sana seni seviyorum diyorum..."

gördüğünüz üzere im juli'yi yeni izlemiş bulunuyorum. bir sinefil olan sevgili crowley sağolsun.

ilk başta bayağı bir önyargılı yaklaşmadım değil. bir filmi seversem 40 kere izlerim ama o filmi çok çok sevmem gerekli. im juli'de artık o filmler arasında.

daniel kadar dangalak,
juli kadar aşık,
melek kadar somurtkan
isa kadar manyak birini görmek istiyorsanız bu filmi izleyin derim. büyüklere masallar tarzı bir film olup, arada saçmaladıkları yerler de olmamış değil. sonuç itibariyle bir amelie kadar güzel. yani sonu güzel bitiyor anlayacağınız.

iki ıstakozduk biz teknede
dün çok sevdiğim bir arkadaşım, erkek arkadaşımla beraber kumburgaz'daydık. teknesiyle bizi marmaranın en uç noktalarında dolaştırdı. harika ve çok güzel bir gün geçirdik. her ne kadar sevgilim ve ben ıstakoz olduysak da dadundan yinmez bir gündü. çakıl barajı'nda, ayçiçek tarlalarında, celaliye'deki rum tarzı evlerin arasında dolaştık. arkadaşımızın sevecen ailesiye tanıştık. atatürk'ü görmüş dedesi, mutfakta harikalar yaratan yayaları (ermenicede büyükanne demek) ve tonton baba haspar amca bizi muhteşem şekilde ağırladılar. şehrin gürültüsünden kaçmak için kumburgaz gerçekten ideal bir yer. diğer yazlık yörelere göre en azından.

bu güzel günün özeti ise şu : değer verilecek insan var, insan var. kimse kalıcı değildir. saatlerce güneşin altında durma!

evlilik
kimilerine göre bir tuzak, kimilerine göre kaçış. bana göreyse çocuğunun olması için yasal bir yol.

oruçlu musun niyetli misin?
bu soruya da kılım. oruçlu musun?
yani aslında benim kıl olduğum ramazan gelince insanların 180 derece dönmesi ve bazı durumlarda tuttukları orucu neden olarak göstermeleri.

eğer, tutamayacaksan tutma. sana kimse zoraki oruç tutturmuyor.
"ama günah" dersen de işlediğin diğer günahların hesabı ne olacak derim sana.
fakirleri anlamak ya da nefsini köreltmek için oruç tutmana zaten gerek yok.

şahsıma ait düşünceler silsilesini okudunuz.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

özet geçtim

ellerim soğan kokuyor. ama hiç rahatsız olmuyorum.

yemek yapmak şu dünyada en zevk aldığım işlerden bir tanesi. hiç bir zaman gocunmam yapmaktan. hatta ve hatta öyle bir huyum var ki, yaptığım yemek ne olursa olsun -tatlı, tuzlu, börek çörek- yaptığım halde yiyemiyorum. sanıyorum ki yaparken doyuyorum.

dört gün önce bamya, dün zeytinyağlı dolma derken kabiliyetim günden güne zirveye ulaşıyor. gerçi bizim ailenin genetiksel özelliğidir bu. ailemizin tüm bireyleri güzel yemek yapar. evimizin ve sülalemizin erkekleri dahil.

annem, sigara böreği yaparken yırtılsa da yufkaları yesem diye bakardım. kadıncağız da her defasında o yırtık yufkadan yama yapardı diğer yırtılan yufkaya.

geçen cumartesi bunu iç güdüsel olarak anladım önemini ve değerini.

sabah sabah kalktım hiç üşenmeyerek yaptım sigara böreklerini. güllüoğlu'nu protesto ediyorum öncelikle. abi, o ne biçim yufka? dokunduğum an dağılıyordu. özenin birazcık!

neyse, yırtılan yufkaları yamalaya yamalaya böreklerimizi yaptım. çeyreği patatesli, gerisi peynirli.
havanın cehenneme özenip sıcak olmasına aldırmadan hem de :P

-ya napim yaa, çok sıcaktı geçen hafta. ve ben geçen hafta izindeydim. ve iznimi evde yatarak değerlendirdim.
ve bu sıcaklar yüzünden acayip derecede midem bulanıyordu. -

hazırladığım börekleri fırına verdim üstlerini yumurtalayarak. yumurtanın sarısı kullanıldı bittabi.
bir yiyen bir daha yedi, yedi, yedi, yedi...
ben toplasan 4 tane falan -zorla- yedim.
sıcak, mide bulantısını falan geçecek olursak, o börekleri löp löp götüren adamın suratındaki mutluluk galiba beni fazlasıyla doyurdu.

işte benim yemek yapma felsefem. karşımdaki yedikçe mutlu oluyorsa ve bunu paylaşabiliyorsa ne mutlu bana.
ben böyle kilo veririm :P birileri de alır ^^

kedisel mevzular 
kedi meraklıdır. ben daha da meraklıyım. derine daldıkça midemin bulantısıyla yüzleşebileceğimi düşündüğüm halde en derine daldım. hazine değildi bulduğum. saçma sapan şeylerdi. neyse ki, herşeyin bir açıklaması var. midemin bulantısı tek bir cümleyle geçiverdi.

"götünü ve yüzünü eskiye dayama.." 

2 ay ve 2 saat
bir sözcük durumu açıklar sanıyorum ki :  "harikaydı  ^-^"

doors doors diye nice nicesine 
ve evet, the doors'u izledim. cümleten vatana ve millete hayırlı olsun.
ama okuduğum yorumlara göre abartılı bir filmmiş. jim morrison oradaki gibi uyuşturucu müptelası ve saldırgan değilmiş. ne olursa olsun, val kilmer'ı görünce ağzımın suyu aktı. erkek dediğin val kilmer gibi olacak! tabi şimdi ki halini baz almıyoruz gençler ^^ bu arada, val kilmer'ın bir filmi için sizi crowley'nin bloğuna alalım mı?
lsd alınca göz bebekleri büyüyen jim morrison - val kilmer

filmdeki bir kaç sahne sizi uçurabilir. mesela ben en çok, break on through'u ve the end'i söylerken uçtum diyebilirim. bir de pop art'ın babası andy warhol'un partisindeki sahnelere bayıldım. manyakça biliyorum ama bu filmi bir kere daha izleyebilirim. kesinlikle hem de.

bende de böyle saçma bir huy var. beğendiğim bir filmi milyonlarca kez izleyebiliyorken, yeni filmleri çok rahat izleyemiyorum :(

erkeklere not : yeni sevgili bulduğunuzu herkese duyurmak için lütfen sevgilinizin adıyla albüm koyun feysbuka. ^^ ama bunu daha önceden yapmıyor olmalısınız. bak yaptıysanız yapmayın. biraz farklı olun milletten.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

trans et benimle beybi

jim morrison takıntım başladı. 

pyschedelic rock'ı bilmeyerek keşfettim. sürekli dinliyorum, araştırıyorum, the doors'u izleyeceğim bir münasip zamanda. 

öyle şarkılar ki, dinlediğiniz zaman bir anda kendinizden geçiyorsunuz. bir riders on the storm olsun, bir light my fire olsun, bir love street olsun uçuruyor adeta sizi. kendinizi 60'lardaki çiçek çocuklar gibi hissediyorsunuz.  ehehe biraz daha detay verebilirdim neler hissedebilir olmanıza dair ama olmaz. çoluk var çocuk var. ayıp! özellikle light my fire'ın solo bölümlerinde uçtuğunuzu falan hissedebilirsiniz. tabi bir takım şahsiyetler "o ne öyle gıygıygıy!" diyerek muhteşem soloyu çöpe atıyorlar kafalarında. oysa ki kafalarının içi bir recycle bin değil!!! 

tüm bunların yanında the severed garden öyle değil. 
tomaso albinoni'nin adagio'su arka müzik olarak seçilmiş bir şiir the severed garden. ruh haliniz ne kadar pozitif olursa olsun sizi mahvediyor. özellikle jim morrison'ın "i will not go" demesi çok ironik. orada kalıyorsunuz resmen. 

bir de aklıma pamela courson geliyor şarkıyı pardon şiiri dinleyince. 
pamela courson, jim'in sevgilisiymiş zamanında. jim'in ölümünden 3 sene sonra aşırı dozda uyuşturucu alarak intihar etmiştir. ne gariptir ki jim gibi o da 27 yaşında ölenler kervanına katılmıştır. 

bu 27 yaş olayı nedir hala çözemiyorum. şunun şurası 28 olmama 6 ay var, ölmezsem lanetli olmadığımı anlayacağım ^^ 

öhüm, pamela ve jim hiç bir zaman evlenmemişler, yalnız kendisi kayıtlara pamela morrison olarak geçmiş. 

love street gibi bir şiirin ona yazılması kıskanılacak bir detay cano canlar. kimsenin benim için hala daha şiir yazmamış olması da önemsenecek bir detay değil bittabi :P 

sevdiceğin uzaklarda olması 
"şindiğğğğğğ uzaklardağğğsınnnn hayellerdesinnnn ruyalardağsınnn" diyerek şarkılar söylüyorum. 

evet, sevgili yazar arkadaşımız crowley şu anda yurtdışında. geldiğinde bloguna eminim gittiği ülke ile alakalı olarak çok şey yazacaktır. konuştuklarımıza ve mailleştiklerimize göre harika bir yerde bulunmakta. ama o yer neresi söylemeyeceğim! sürpriz olsun size ^^ 

18 Temmuz 2011 Pazartesi

konular ve konular

1-Nereye varacak?

Cumartesi gecesi eve dönerken minibüse bindim. Saat 22:00 civarıydı. Birkaç kişi de ayakta kalmıştı. Bunların arasında türbanlı bir genç kadın vardı ellerinde poşetleriyle.
Şoförün ani freni sonucunda tüm yolcular, türbanlı kadının üstüne doğru kaydılar.
Ve kadının bileği acıdı. Acımış yani öyle dedi.
İlkten “biraz yavaş kullanır mısın? İnsan taşıyorsun!” dedi. Ama çok bağırmadı. Şoför, erkek ya, kadın ona bağırdı ya, o kadar milletin arasında gururu kırıldı ya hemen bağırmaya başladı!
Böyle bağırışarak birkaç dakika yolun ortasında bekledik. Kadın haklıydı.
Hem de sonuna kadar. Sanıyorum şoför bey, bir şey falan içmişti, en azından öyle bir hali vardı. Hani bu bir değil iki kere falan oldu. affedersin öküz gibi frene basıyor, bodoslama dalıyordu trafiğe.
Kadın indikten sonra arkamdaki dört kişilik genç erkeklerden oluşan grup dedikodusunu yapmaya başladı hemen :
-kadın değil mi işte? Bağırdı hemen öyle haksız yere.
-adamın hiç suçu yok.

İşte o an dönüp hadlerini bildirmek istedim o dingillere.
Kadın ne ki? kadın onların sadece sevişebileceği bir canlı.
Kadınlar ikinci sınıf insanlar bu dingillerin gözünde.
Gerçi onlar ikinci sınıf varlık bizim gözümüzde de.

Ama işte her yerde bu dingiller söz sahibi. O yüzden canım çok yanıyor.
Düşünsenize, eğer ki ben o gece onlara ağızlarının payını verseydim muhtemelen ya küfür yerdim ya da tartaklanırdım. Bu olmayacak bir şey değil. Hem de gecenin bir vakti.

Ne yazık ki henüz cesurluk mertebesine ulaşamadım. Gerçi Türkiye gibi bir ülkede bir kadının cesur olması demek ya yollu olması demek ya da bir şekilde hazin sona yaklaşması demek. Ne demek istediğimi umarım anlamışsınızdır.

2-Makyaj blogları ^^
Dayanamıyorum, her gün kontrol ediyorum kim yeni bir post hazırlayıp sunmuş diye.
Evet, hala daha inceliyorum makyaj bloglarını. İnanılmaz keyifli.
Ve evet keyifli fakat bunlarla uğraşan kadınların tek derdinin bu olması pek üzücü.
“yeni Maclerim J” diye post yazan bir kadının tek tatmini gerçekten de yeni aldığı makyaj ürünleridir.
Yapmayın demiyorum kızlar, yine yapın ama hobi olarak. ^^

Benim de yeni clinique marka ürünlerim var post hazırladım mı?
Nayn!

3-Beşiktaş’ta süper bir mekan
Pazar günü kahvaltı için Beşiktaş’ta Barbaros adlı kafeye gittik. Hemen Üsküdar motor iskelesinin yanında. 20 TL ye harika bir şekilde açık büfe kahvaltı yapabiliyorsunuz. Her çeşit peynir, zeytin, reçel, sosis ve bilimum kahvaltılık ürün var. ben ve sevdiceğim işi baya abarttık. ^^ bir fiona ve bir shrek gibiyiz zaten.


14 Temmuz 2011 Perşembe

paylaştıkça artan tat!

ıyy çok sinir olurum böyle "aşkımla çok mutluyuz, o benim herşeyim, öpmeye doyamıyorum" gibisinden yazı yazanlara.

zaten öyle bir şey de yazmayacağım. yazamam, doğama aykırı.

sadece sevgili tanımı yapmak istiyorum. ne kadar becerebilirim, ne kadar doğru tanımlarım bilmiyorum.

bakalım beynimden neler geçiyormuş? :

-eğri oturup doğru konuşmaya,
saçınızı çekmeye,
göbek büyütmeye,
yemek yapmaya,
ısıtmaya,
temizlik yapmaya,
pms döneminizi sevip saymaya ve bu dönemde size çikolata tedarik etmeye,
alışverişe çıkmaya ve sessiz kalmaya,
canı yandığında "aaaaaaaaa" diye bağırmaya,
kaşlarını çatmaya,
arkadaşlarınızla ilgili dedikoduları dinlemeye,
karşı cinsten sadece sizi beğenmeye,
gerekirse gözü oyulmaya,
siz varken evcil hayvanıyla uğraşmamaya,
yaptığınız yemeği zorla yemeye,
sizin yiyemediğinizi bitirmeye,
sevdiği müzik türünü size sevdirmeye,
alışkanlıklarını değiştirmeye -az da olsa, hadi orta şekerli olsun-
gece telefonlarına katlanmaya,
size çiçek almaya,
star wars'u obi wan için izlemeye,
film hastalığını size bulaştırmaya,
kitap manyaklığı hastalığınızı kapmaya,
sarhoşluğunuzu paylaşmaya zorunlu kişidir.

sıkıysa yapmasın! o zaman sevgili sıfatı sadece havada kalır!
hadi bakalım...

makyaj blogları
iş yerinde çoğunlukla işim olmadığı zaman bu tür bloglara takılıyorum.
ve çok merak ediyorum. nars, mac ve bilimum pahalı markayı almaya nasıl para yetiştiriyor bu insanlar?
yurtdışından alışveriş etseler dahi yine büyük külfet.
ve bazen bakıyorum, hiç kullanılmayacak renkler var aralarında aldıklarının.
şaşırmamak içten değil.
gerçi günlük makyajları 45 dakika süren kadınlar bunlar. uyumuycam kıza selam olsun)
neyse, almaya devam edin, ben sizi takip ediyorum ^^

bir de dikkatimi çeken en belirgin şey, bu blog sahibeleri önce yerli mallarını tanıtıyorlar yani bloglarını ilk açtıkları zaman. flormar, golden rose ile falan başlıyorlar. sonra diğer markalara geçiş yapıyorlar. gözlemlerime göre mac bir numara hanımlara arasında. nars orgasm allık ve mac makyaj bazı en çok kapışılan ürünler.

tek tırt tarafları parfümler ile ilgili yorumları oluyor. çünkü parfüm çok değişik bir ürün. yani her tende aynı kokmayabilir ya da tanımladığı gibi de kokmayabilir. binbir hevesle marc jacobs almaya gittiğim günü hiç unutamıyorum mesela. ömrü hayatımda kokladığım en kötü kokuydu.

işte bunun gibi şeyler. allah'tan internetten alışveriş yapmıyorum. yoksa boşuna para verebileceğim çok şey alırdım.

ha bu arada, o nars orgasm allık ile ilgili bir hikayem var ^^

sephora'ya gitmiştim bundan bi ay önce. kendimi kaybettiğim bir anda "yardımcı olabilir miyim?" diyen bir ses durdurdu beni.
-allık istiyorum ama çok doğal olsun.

tüm nars allıklarını gözden geçirdik.
-nars orgasm, harikadır.
-orgazm mı? hangi akıllı bu adı vermiş ki buna :)
-deneyelim mi?
-piki.

artık nasıl sürdüyse suratıma aynaya bakınca kendimi gürbüz heidi gibi hissettim.
-hiç güzel olmadı, istemiyorum.
-aaaaa ne güzel oldu. bu allık kapış kapış gidiyor.
-olabilir ama bana hiç yakışmadı.

sonuç itibariyle o gün sephora'dan allık falan almadım. ama nars orgasm allığı bir kere daha deneyeceğim. hatta alabilirim de. gerçi fiyatı baya bir fahiş. hiç nars markalı makyaj ürünüm yok :(

bir de alınca öyle swatch falan beklemeyin benden. işim olmaz.

ya bir şey daha var. ruj swathu falan koyuyorlar. tamam, görmek istiyoruz elbette. ama o dudak fotoğrafları ne ya? "333" der gibi. dudakların ortası açık. ha bunu sadece nars orgasmın rujuyla yapsalar anlayacağım ama..

neyse.. kimsenin işine karışmayalım :)

12 Temmuz 2011 Salı

ihtiyar delikanlılar

geç kaldım bu yazıyı yazmaya :/

öncelikle, vay anasını arkadaş! o yaşa gelmiş bir adam hala taş gibi mi durur! demeden geçmem yazıma! biz onun yaşına geldiğimiz zaman kesinlikle pörsüyeceğiz. "adamın aldığı vitaminler, yaptığı sporlar" falan demeyin. kendine bakmasını bilen bakıyor işte.. bize de böyle zeus heykeline bakar gibi bakmak kalıyor...

öhümmm..

bon jovi konseri için geçtiğimiz cuma günü türk telekom arena'daydık. ilklerin gecesi oldu bizim için. ilk defa mabedimize gittik, ömr-ü hayatımda ilk defa bon jovi'yi dinledim, richie sambora gibi bir gitaristi tanıdım. bon jovi, always'i söylerken bir daha aşık oldum. bu duygu şey gibi, asla yaşayamayacağınızı sandığınız bir duygu. hani hep filmlerde olur ya, özenerek bakarız. ben o gece sanıyorum bir filmde oynadım ^^

cahil cühela, bon jovi şarkılardan bir haber gittim konsere. evet, allah allah ne olmuş yani?
önemli olan, geç de olsa güzel bir şeyleri keşfedip beğenmek değil midir? bu yüzden crowley'e fazlasıyla bir teşekkür borcum var.^^

biletix'in de bedavadan reklamını yaptık ^^
bon jovi, sahneye ilk çıktığı zaman "eallahhh! o gelen yoksa sarışın olmuş freddie mercury mi?" diye düşünmedim değil. çünkü boncum, kırmızı üniforma gibi bir ceket giyip çıktı. bu arada, freddie babayı çok özlediğimi hatırladım tekrardan :( hiç bir zaman göremeyeceğim ama çok özleyeceğim insanlar arasında kendisi. tıpkı audrey hepburn gibi.

gelelim diğer gözlemlerime.
bon jovi, pretty woman'ı söyledi. bon jovi, türkiye forması giydi. bon jovi, galatasaray atkısı aldı birilerinin fırlatması sonucu ve neyin ne olduğunu bilmediği için açıp gülümser bir şekilde kalabalığa gösterince kimileri yuhaladı, kimileri vuhuuuuuuuu çekti. yuhalamaları duyan bon, bön bön geri attı atkıyı. adam haklı beyler! iki densizin densizliği yüzünden bok yoluna gidecekti.

velhasılı kelam, konser güzeldi. crowley'nin iş arkadaşının 12 -13 yaşındaki yeğeninin tüm şarkıları bilmesi ve eşlik etmesi dışında. kendimi çok iyi hissettim doğrusunu söylemek gerekirse. ama renkler ve zevkler şekerim işte ne yaparsın?

neyse ki, bu cumartesi gidecek olduğum motörhead konseri öncesinde bir iki şarkı ezberleyip gideceğim. bunlardan biri bye bye bitch bye bye bir diğeri ise ace of spades olacak :)

ben melek değilim!
her zaman söylüyorum. cidden değilim. çevremdeki hiç kimse de değil.
ama üzdüğüm bir arkadaşım için diyorum bunu. istemeyerek de olsa zor gününde yanında olamadım.
anlaşılmayı ummuyorum ve tekrar özür diliyorum ondan.
seni çok seviyorum arkadaşım..

aslında melektim ama bir takım şahıslar tarafından zoraki olarak şeytanlığa itilmedim desem yalan olur. o bir takım şahısların bir zaman sonra kafalarını duvarlara vurmalarını görmek de bir tarafımı havaya kaldıracaktır pek tabi. ha buradan da ne kadar kinci, ne kadar kötü olduğumu görebilirsiniz isterseniz. isterseniz herşeyi görebilirsiniz zaten, tek yapmanız gereken gerçekleri görmeye hazır mısınız onu önce bilin. bildiğiniz zaman gerisi çorap söküğü gibi geliyor.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

üçgenimsi çember

hak etmiştim bunu.

bir anda çemberin etrafındakiler çoğaldı. gereksiz laf kalabalıklarıyla. bu başımı döndürdü. güldüm.

bir anda çemberin etrafı ateşle kaplandı. "atlarım ki" dedim. atlarken eteğim tutuştu. ama çok umursamadım.

çember genişledi ve genişledi. rahatlayacağımı sanıyordum ki yine yanılmışım.

çemberin daralması ve etrafındakilerin gitmesi için mecusilikten tekrar tanrıya tapar olmuştum.

"eğer beni dinlemezsen ateist olurum!" diye bağırdım.

bağırdım ve bağırdım.

duyan oldu mu? bak burası muamma.

çemberin etrafı komikti, kim gelirse gelsin mevlana'nın kabul ettiği gibi kabul ediliyordu herkes.

hoşgörü dediğimiz şey bu muydu? yani "ateşle yaklaşabilirsin, ne kadar yanıcı da olsam yakmam seni ^^"

galiba buydu.

galiba, çemberi daraltmanın vakti geldi de geçiyor bile.
orada olmayı hak eden var, hak etmeyen var.

sıkıldım doğrularımdan,
kadınlığımdan,
dışımdan...

gidip dinlenmeliyim,
artık içki içmeliyim.

iki kaya arasında
sıkışmışım balık gibi.
öylece beklerim geçsin anlar...
su hava ve kabarcıklar

ters dönmüş böceğim sanki
bir zehrin sıkılmasıyla
öldürsün beni formül köpük
ve
bir
terlik
altıyla

pisi : galiba aynayım ben. ya da bukalemun. karşımdaki nasılsa ben de öyle olabiliyorum.

eğer aynaysam çat diye çatlarım.
eğer bukalemunsam dilimle eziyet ederim. çirkinim.
sevilmem çok.

5 Temmuz 2011 Salı

ayşe sus!

ayşe taran'ın üstüne çok gidildiğini düşünmekteyim.

özyılmazel yazmadım, hem yazarken yoruyor beni çünkü uzun hem de artık ali taran'ın müstakbel eşi. sanıyorum böyle hitap edilmesinden hoşlanabilir.

gereksiz yere konuşuyorlar arkasından. hem de çok gereksiz.
şımarık olabilir, saçma sapan yazabilir ama sonuçta bir insan ve en nihayetinde bir kadın.

bir kadının en büyük ihtiyacı, bir erkek tarafından tarafından gerçekten sevilmek.
özellikle, baba sevgisi görmemiş kadınlar daha da çok ister.
bunu, herkesin anlamasını beklemek çok zor.

ayşe taran'ın yapmaması gereken tek şey, bugünkü yazısını yazmamaktı.
kimseye cevap vermemesi, herkese bir nevi "alın işte size çemkirme, alın işte size cevap!" gibi duracaktı.

hayat onun hayatı. reklama ihtiyacı yok.
her daim, her yaptığıyla zaten olay oluyor.
sevmiş, evlenmiş. yuva yıkan kadın olduğunu sanmıyorum.
siz herşeyin içini dışını çok iyi bildiğinizi falan sanıyorsunuz ya, bilakis yanılıyorsunuz.
netekim, benim de birşey bildiğim yok. sadece hissediyorum.

ve empati yoksunu insanlarla aynı yerde yaşamaktan nefret ediyorum.

ya o değil de, bu sizin başınıza da gelebilir, ne bileyim gelmiştir. hepinizin ailesi çok mu mükemmel?
öyleyse eğer saygıyla eğilir ve daha da bir şey demem.

silent flight
ay dur bunun üstünden bayağı zaman geçti. ama ben yazamadım :(
ece temelkuran silent flight uygulaması istedi thy'den. yani twittera yazdı.
parası neyse verip, sessiz sakin, çocuk zırıltısı olmadan uçmak istedi kadıncaz.
ne var bunda?
offffff, ama bizimkiler abarttıkça abarttı, içine kabartma tozu fazla atılmış kek gibi kabarttıkça kabarttılar ortalığı.
yok sosyalist insanmış da nasıl böyle bir şey diyebilirmiş de,
yok anne olsun da anlarmış da,

bunun yanında bir de beddua edenler var ki, hayret ettim, dehşete düştüm.
o bedduaları edenler sanmıyorum ki çocuk ağlaması hoşlarına çok çok çok gitsin. ve ağlayan bir çocukla saatler boyu yolculuk edebilsinler.

aman, kimsenin ağzı torba değil işte.
benimki de saçmalamak galiba bir nevi.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

haftasonu notları

"nolcak bu fenevin hali?" puhahahahahaha

öhüm, annemin rize'ye gitmesini fırsat bilerek yazdım ^^

allah'ın sopası dedikleri şey bu olsa gerek.

futbolla uzaktan yakından alakam yok ama bazı şeyleri şükürler olsun ki anlayabiliyorum. heh, işte bu da anladıklarımın arasına giriyor. biliyordum ki böyle bir şey olacağını.

tüm galatasaraylı arkadaşlarım "bu sene onlar şampiyon, boşuna bekleme bir başkasını" derken bile bir şey olacağını biliyordum.

biliyorum, biliyordum!!!

neyse, haklarında hayırlısı olsun :P ^^

gelelim haftasonu notlarımıza :

yediğim içtiğim sevdiğim benim olsun öncelikle. tünel şenliği, love fest gibi etkinliklere katılmadık belki ama harika bir haftasonuydu.

beşiktaş deniz müzesi'ni gezdik.
ondan önce ki hafta, yıldız sarayı'ndaydık.
çok kültürel geziyoruz.

deniz müzesi, osmanlı'dan günümüze kadar gelmiş geçmiş kıyafetlerin, haritaların ve bilimum gereçlerin sergilendiği bir müze.

ilgimi en çok atatürk'ün eşyaları -ki yatağı özellikle-, denizci kıyafetleri çekti.

atamın yatağı çok küçüktü. ama eşyalar harikaydı.
denizci kıyafetlerini incelerken bir an tırsmadım değil. o pala bıyıklı kaptan-ı deryalar ve leventler bir an canlanacakmışlar gibi geldi. çok pis bakıyorlardı.

bunları incelerken aklıma puslu kıtalar atlası geldi. okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaktır eminim.

barbaros hayrettin paşa'nın sancağını inceledik. hz. davud yıldızı ve hz. ali zülfikarı vardı sancakta. aklıma neler neler geldi bir bilseniz. ama malumunuz, devir kötü o yüzden aklımdakiler bana kalsın.

böyle işte. haftaya sanıyorum başka bir müze gezilmeyecek.
yurt dışı planları olanlar var çünkü.

başka bir konuyla kafa şişirmeye devam ederim ben de :P

2 Temmuz 2011 Cumartesi

pek keyifli, pek spoilerlı

http://bill-carson.blogspot.com yepisyeni bir blog!

keyifli film yorumları yazıyor sahibi. gerçi ilk yazdığı film hakkında çok bi bilgim yok. izlemedim hatta ^^

amma ve lakin ben olsam takibe alırdım :))

haftasonu detayları için yarını bekleyin sevgili cano canlar :)

30 Haziran 2011 Perşembe

sen mi jedisın, ben mi?

http://vwdarkside.com/en/jedi/holy-witch-115280 bu benim şey adresim. ummm, yeaa jedi olmaya karar verdim, tişört kazanacağım. ondan yani. bir tık yeter sevgili cano canlarım ^^

29 Haziran 2011 Çarşamba

pano'dan görüntüler

dün çok özel bir kutlama için pano şarap evi'ndeydik.

vedat milor özentisi bir yazı olmayacak.

tamam sizler için birazcık yediğim ve içtiğimden bahsedeyim ^^

salatalara olan hayranlığım ve "akşamın bir vakti de et yenmez şimdi. dün akşam da yedim. yok yok salata yiyeyim en iyisi" diyerekten somonlu salata siparişi verdim.

gelince hayal kırıklığı, üzüntü, korku, endişe ve bilimum kötü hisleri aynı anda yaşadım.
zeytin yemeyen bünyenin zeytinle karşılaşması sipariş ettiği yemekte çok pis bir duygu.
geçen sefer, beer point'te verdiğim karidesli salata da aynı şeyleri yaşamış ve bir daha söyleyeceğim zaman "zeytin" isimli nimeti kesinlikle es geçeceğime midemin namusu ve şerefi adına söz vermiş idim.
ama dün gece heyecandan ve mutluluktan unuttum.
zehir-i zıkkım olmadı çok şükür. geçen sefer bayağı uğraşmıştım zeytin ayıklamakla. bu sefer canı cehenneme deyip bir güzel karıştırdım ve çatalıma gelen her zeytin parçasını bir kenara koydum.

şarap olarak (a dün kandildi!) papakosti adlı şarabı tercih ettik.
menüde, kırmızı meyvelerin tatlarının yoğun bir biçimde hissedileceği yazıyordu. sırf bu yüzden bu şaraptan istedim. tabi ki de, şirince'de satılan meyve şaraplarını düşünerek istemedim :P
yani azcık vişne, azcık böğürtlen kokusu olaydı ya.. ne kadar mutlu olurdum. şarap tadı konusunda uzman değilim ama her zaman içtiğimiz, normal kırmızı şaraptan çok farkı yoktu. yani en azından benim için öyleydi.
zati şarabın son demlerini içen içti bir güzel. ^^ öperim.

mekanın şıklığından ve kalitesinden bahsetmek istiyorum şimdi.
taş ve resimli duvarlar, koyu renk masalar, nezih bir bar, temiz tuvaletleriyle güzel bir mekan.
yine gidebilirim. illa kutlama olmasına gerek yok.
rumca ve yunanca şarkılar çalıyorlar.

velhasılı kelam ben pek bir beğendim. götürene ve tanıttırana da teşekkürü bir borç bilirim ^^

dün yine, bekletilirken sephora'ya gireyim dedim. bir gün öncesinin verdiği sıkıntıyla iyi inceleyememiştim istediklerimi.
sephora'da şu anda indirim var. e güzel.
yalnız, benefit ürünlerinin bulunduğu raflarda acayip bir düzensizlik mevcut.
sevmedim bu işi.
yine hiç birşey almadan çıktım.
galiba bir nevi sephora'yı protesto ettim :P

yediğim, içtiğim ve gördüğüm manzara bu.

desire me! 
eki eki eki.. beni parfüm havuzunda boğsanız ölmem sanıyorum.
escada desire me'yi yapan benim için yapmış ^^
bayinizden ısrarla isteyiniz..

28 Haziran 2011 Salı

o geçen bir ay mıydı?



bir ay. yalnızca bir ay.

30 gün. 720 saat. ve bu 720 saatin her dakikası, her saniyesinde kafamın içinde tek bir görüntü.

o şey, olmayana ergi değilmiş, 720 saatte öğrendim.

o şeyi ve bana o şeyi sevdireni, tekrardan inandıranı çok seviyorum.

nice güzel aylara, yıllara..

önemli not : sevgi pıtırcığı olmadığımı benden iyi biliyorsunuz. lütfen dalga geçmeyiniz. öperim. gererim.

sebepli sebepsiz

dün çok kötüydüm. zaten nedensizce içimde birikmiş bir sıkıntı mevcuttu. halbuse, bir gün öncesinde harika zaman geçirmiştik. prenses gibiydim mesela ^^

dün, bir takım tartışmalar yaşadım. ama bunlar sıkıntımla alakalı değildi.
sıkıntım geçmek bilmiyordu.

bambaşka şeylere yormaya başladım.

"acaba ondan dolayı mı? yoksa? hayır ya! lütfen öyle olmasın!" gibi saçma sapan negatifliklerle doluydu kafam ve kalbim. hani tek bir şeye de yormak büyük aptallık ama elimde olmadan, elimdeki en güzel şeyi mahvedebilecek potansiyele sahiptim.

yordukça yordum ve yoruldum.
en sonunda konuştum.
"holy, sakın! sakın düşünme bunları! alakası yok bak göreceksin"

haklıymış ki, onlarla alakası yokmuş.
meğerse onunla alakalıymış.

canım arkadaşım, önce fal baktırdı. o kadar mutluydu ki, anlattıkça anlatıyordu hissettiklerini.
benim içim sıkılıyordu.
yemeğe gittik. anlattıkça anlattı.
yine içim sıkılıyordu.
sephora'ya girdik. benim gibi bir insan, hiçbir şey almadan çıktı oradan ya, bu ne demek?
canım acayip sıkılıyordu!
suratım gülmüyordu ya da yalandan sırıtıyordum, dokunsan ağlayacaktım.

iyi dileklerle birbirimizden ayrıldık. dolmuştayken, önümde uzun saçlı bir genç çocuk vardı.
ve bingo! gözünde gözlük.
bir an çook özlediğim biri geldi aklıma.
arayamadım.
sonra yoldan geçerken, saçları ense hizasında birini gördüm.
yine özlediğimi hem de çoook özlediğimi anımsadım.
aramadım.
ama çoook özledim onu. tabi ki de kimse ona benzemez. benzeseydi o özel olmazdı.
sevmezdim.
ama çok özledim.

o sırada mesaj geldi. benim içim acıdı.
çok da anlayamadım neler olduğunu.
aradım mesaj sahibini. anlattı.
sesi o kadar güçlüydü ki. hani sanki benim başıma gelmiş de onun başına gelen, beni avutuyor.

canım yandı ama sıkıntım geçti.
ama üzüleyim mi sevineyim mi bilemedim.
ve karşımda duran güçlü kadını bir kez daha çok sevdim. ne mutlu bana ki onun gibi birini tanıdım.
her şey güzel olsun onun için. hep gülsün, hep sevinsin.

kımıl zararlıları da hep uzak dursun ondan.
hasta etmesinler beni.

22 Haziran 2011 Çarşamba

shiseidosuz yaşayamam!

UYARI : lan cano canlar, arkadaşlar, kapitalist felam değilim. beni biliyorsunuz. ama canım acayip sıkkın, delirdim ve neye sataşacağımı şaşırdım! en iyisi sataşmayayım birazcık alışverişlerimden söz edeyim dedim. makyaj bloğuna çevirmeyeceğim bloğumu! i promise! 
beni anladığınızı umarım yoldaşlar! ^^ öpücükler..


caponlar, hakikaten yapmış!

böyle ara ara kozmetik manyağına dönüşüyorum. bildiğim tüm kozmetik bloglarını takibe alıyorum hemen. kim ne almış, neresine sürmüş, iyi olmuş mu, kim pandaya dönmüş falan filan diye diye okuyorum.

ama bugüne kadar da okuduğum ve "ayy canım çok şeker" falan deyip aldığım hiçbir şey yok ortada.

nars, nxy, mac ler öyle pahalı ki! yani ay aşırı bir şey almam imkansız!

hem de ötesi!

çok şükür memur maaşı almıyorum ama yazık lan vereceğim paraya :(

sevil parfümeri'yi her dem çok sevdim. bu sevgi, ortaokul yıllarıma tekabül etmekte. mesela, gazetede reklamları olurdu, işte iki adet cilt bakım kremi alana bir deneme boyu ruj, bir parfüm, bir ıvır bir de zıvır bedava diye.
aldığım harçlıkları iki ay boyunca biriktirsem anca alabilirdim cilt kreminin, tekini :)
gerçi ne tarafıma sürerdim o kremleri onu da bilmiyordum ya.
benjamin button etkisi olabilirdi her halükarda.

özet geçiyorum! tamam bağırmayın!
son dönemlerde sevil parfümeri'den geri gelemez oldum.
aslında benim amacım tamamiyle parfüm almaktı. tamam, strawberyy.net'ten falan alınabiliyor ya da diğer sitelerden. ama en sevdiğim şey, birşey alacaksam onu yerinde almaktır.
kitap ve parfümde durum benim için böyle.
parfüm aldıktan sonra kızın "başka bir şeye ihtiyacınız var mı? ^^" sorusunu "lütfen, makyaj ve cilt bakımı raflarına dalın" olarak algıladım ve dalış yaptım.

onunla ilk karşılaşmamız böyle oldu...
-göz altı morluklarından muzdarip bir kadınım. rimel sürünce haliyle akıyor -ki bir de waterproof zıkkımından da kullanıyorum- bana iyi bir rimel lütfennnnn!

diye zırladıktan sonra;
-bir de bunu deneyin :) dedi kızcağız.

fiyatına aldırmadan ve tatbik yaptıktan sonra "piki ^^" dedim.
-e ama concealers da lazım bana :( mor diyorum göz altım
-bir de bunu deneyin :) dedi yine kızcağız.

rimeli, hakikaten güzel. takma kirpik etkisi yapıyor. buraya fotoğraf falan koymayacağım. çünkü blogum makyaj bloğu değil :)
concealersı da iyi.

bunlardan bir kaç sonra, daha doğrusu bir hafta önce parfüm almak için yine sevil parfümeri'nin yolunu arşınladım.
parfüm seçiminden sonra "ya ben allık istiyorum ama böyle acayip doğal dursun" dedim.
gönlüm, clinique marka herşeye razıyken ve hatta shiseido'dan bir allık seçmişken ikisinin de bana yar olamayacağını anladım.

neyse ki başka bir markanın allığı imdadıma yetişti. hadi reklamı olsun : lancome!
sonra ne mi oldu?
tam allıkla parfümü kasaya götürüyordum ki, kızcağız bir kaç tester verdi.
-bu shiseido yüz yıkama kremi, bu göz altı aydınlatıcısı. aynı zaman da kırışıklık için ve morlukları da yok ediyor.
-ne?!?!?! ne kadar bu? istiyorum!
evet, aldım kremi. ve gayet de güzel. yine tester olarak shiseido (adamların kulağını iyi çınlattım ^^) marka pudralı nemlendirici verdi. ve evet! evreka! yine çok memnun kaldım.
yüz yıkama kremi de dahil bu memnuniyete!

işte o ürünler!
pudralı nemlendirici için ise :
bir de lip gloss aldım ki evlere şenlik :)

ulan caponlar, harbi adamsınız ha!
ne iyi ettiniz de kozmetiğe de parmak attınız!
sayanora kardeşler!

21 Haziran 2011 Salı

minik minik minik kelebek

dün kelebekleri anlatacaktım da kurda döndü iş demiştim değil mi?

hadi bakalım kelebekler gelsin artık!

-hayatta kimseye aşık olmam daha da! canım ne zaman çocuk yapmak ister, o zaman bulurum birini, evlenirim! zaten çocuk da istemiyorum. o zaman böyle hayat bana güzel!!
-saçmalama.
-ama ben aşık olamıyorum ki! eğer olsaydım hemencecik bıkmazdım kimseden! demek ki aşk yok!
-aşk var. ama senin karşına, hiç beklemediğin bir anda çıkacak.
-ya ya..

bu diyalogları artık ezberlemiştim. artık kime neyse benim aşk hayatım?
hani toplumumuzda şey olgusu var ya:
-aşık olmadan sevişemem.
-aşık olmadan evlenemem. evlensem parası için evlenirim.

yani biriyle berabersen illa ki aşık olacaksın. sevgi karın doyurmaz onlar için. yavan sevgiyi kim ne yapsın?

beraber olduğum insanların, beni çok da bir taraflarına takmaması ve böğrüme böğrüme dom dom kurşunlarını sıkmalarının üstüne, artık "aşk" denilen şeyin olmadığına kanaat getirmiştim.
her yerde, hiç sıkılmadan söyledim.
söyledim de ne oldu?
herkes bıkıp usanmadan aynı şeyleri söyledi.

zaten bilirsiniz eğer okuyorsanız şu sayfaları. aşka inanmadığımı burada da kaç kere yazmışımdır.

ama günlerden bir gün...
doğru kişiyi cidden bulduğunuzu hissettiğiniz an..
hani o kelebekler var ya, midedeki, üstüne gaz döküp yakıp öldürdüğünüz.
heh işte onlar freddy krueger gibi canlanıverebilirler.
miş!

bunu da öğrenebilirsiniz.
canlanmaları için kimsenin size lanet etmesine gerek yokmuş.
sadece biraz cesaret, biraz güzel sözler yetermiş.
beklentisiz olmak da canlanmaları için bir adımmış..

ha bir de güvenmek. o kelebeklerin canlanmasındaki en büyük rolü güven alıyor.

izlemlerim şimdilik bu kadar.
umarım, bu sefer  idam etmek, yakmak, gaz odasına tıkmak falan gibi şiddetli eylemlere gark olmam.

inşallah ^^

bir de kelebekler lafım size!
lan olm, göbeğim şişiyor sizin yüzünüzden.
ne o öyle her gün milka m-joy'lar falan!
gerçi sizin karşı komşunuz, habersizce ve hunharca dondurmaları götürüyor ama..
neysseee!!

20 Haziran 2011 Pazartesi

obur ve mutlu

aslında o gün bir yere yetişmiyordum. yani geç kalmamıştım.

aslında kalmıştık.
taksinin içinde, bridget jones edasıyla allığımı çıkardım ve yanaklarımı pembeleştirdim. sonrasında rujumu çıkardım -o sırada aynayı o tutuyordu- dudaklarımı boyadım.

saçım.. nemden bozulmuştu.

"beni bu halimle sev :/" dedim içimden ^^. yüzüne deseydim biliyordum ne cevap vereceğini.
bazen, çenemi kilitleyip, anahtarı nereye koyduğumu unutmak hoşuma gidiyor.

allah'tan devamı bridget jones'taki gibi gelişmedi. yani, gittiğimiz yerde bir başkasının ona kur yapması, benim göbeğimin fazlaca dışarı çıkması, makyajımı abartmam falan filan..
tam aksine her şey güzeldi.

aksine, iyi insanlarla tanıştım. pot kırmadım. böyle bir gurur vardı birilerinde. omuzları kabarmıştı.
her şey güzeldi.

mutluluk denilen şey bu olmalı işte.

ama acımdan ölmemi engelleyemedi mutluluk.
allah ne verdiyse, önüme ne konulduysa yedim! ahhhhhhhh yarın obez olduğum zaman yine benimle birlikte olur mu bunu düşünüyorum :/
can boğazdan geliyor ya, keşke göbekten ya da basenden de gitse o can.

hıhı, evet, yine kilo problemimi araya soktum. ne yapayım?
son 3 yıldır almadığım kadar kilo aldım gibi geliyor.
hoş değil.
zaten boyum tipik türk kadını boyu.
ekvatordan şişkin, kutuplardan basık bir kadınım anlayacağınız.
:/

bunun yanında ertesi gün ve ondan sonraki günde yiyebildiğim kadar yedim.

aslında ben midemdeki kelebekleri nasıl öldürdüm ve onlar nasıl tekrardan dirildiler onu anlatacaktım ama midemdeki kurdu anlatmış oldum.
kusura bakmayın..

şu da bir gerçek ki, hem kurt hem kelebekler, bir arada mutlu ve mesutlar..

^^

17 Haziran 2011 Cuma

Allah'ın aslanı ve Allah'ın kulları

kılıçdaroğlu "aleviyim, ne var bunda?" demiş.

haklı. ne var ki bunda?

aleviler de insan sunniler gibi. yani türkiye'deki bu faşistliğin sonu ne zaman gelir bilmiyorum ama geldiği gün muhakkak ki çok kayıp olacak elimizde avucumuzda.

oysa ki, islamiyet hoşgörü dini diye atıp tutanlar çok. 5 vakit namazını kılıp, orucunu tutanlar yapıyor en çok bu ayrımcılığı, o yüzden sinir oluyorum. samimiyetlerine hiç inanasım gelmiyor. gelmemekle beraber aslında reele geçirip inanmıyorum bile. inanılacak hiç bir tarafları yok.

bazen öyle komik şeyler duyuyorum ki çevremdekilerden.
-namaz kıl! namaz kılmazsan doğru cehenneme gideceksin!
hayır, kaç kişi bunu tatbik etmiş ki bu kadar iyi biliyorlar, onu anlamıyorum.
kuran-ı kerim'i çok iyi okumadım ama namazla ilgili bir şey yazdığını da duymadım hiç.
neyinden emin olabiliyorlar ki?

sen hırsızlık yap, taciz et gözlerinle, ona buna bok at, yalan söyle, karına el kaldır hatta döv ama namaz kılınca bunlar nötrleşsin ve cennete git!

yok ya! var mı öyle kolay yol?
eğer Tanrı cidden böyle bir düzen üzerine kurduysa bu dünyayı, ben inanmam hiç birşeye. ne çoluğuma ne çocuğuma ibadet et bile demem.

böyle tipler yüzünden, müslüman alemi dininden soğudu.
cemaatler ve tarikatlerin başarısını göz ardı edemeyiz tabi bu konuda.

inanın, başka ne hikayeler var da yazamıyorum.
ne cemaatle ne de herhangi bir tarikatle alakam var. sadece bir kez sohbetlerine gittim ve daha da gitmemem gerektiğine karar verdim.

galiba şu var artık beynimde. bir konuyu ne kadar derinlemesine araştırırsan o konudan o kadar uzaklaşıyorsun.
insanların dini imanı para şu anda.
cemaatler de bu yüzden varlar benim gözlemlerime göre. belki kuruluş amaçları farklıydı zamanında ama şu anda durum bu.

bilemiyorum, bize denilenin her zaman tersini yapıyoruz.
oysa ki dünya harika bir düzen üstüne kurulmuş bir yer!
değil mi?
hep öyle anlatmaz mıydı din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenleri?

hayırlı cumalar...